Kategorilerim

Deneme

21 10 2015

gözümü kapattım

Kapat, dedi gözlerini. O kadar hakim bir sesti ki; sorgulamak aklımın ucundan bile geçmedi. Zaten puslu bir gökyüzü altında, serin bir havayla karanlık bir sokaktaydım. Verilen her talimata uyabilecek bir pozisyon. O anki erliğğim; erilliğimden mi , dişiliğimin uysallığından mı bilmiyorum. Yani gözümü kapattım. Kapalı gözlerimle ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Kaç kere sağa, kaç kere sola döndüm gerçekten bilmiyorum. İnsanın gözleri kapanınca zaman algısı da farklılaşıyor.  Birkaç basamak çıktım. Her çıktığım merdiven sonrası yokuş aşağı bir sokağa girdim. Belki de caddeydi, bilmiyorum. Gözleriniz kapalıyken, yürüdüğünüz yolun bir cade mi yoksa sokak mı olduğunu anlayamıyorsunuz.  Çizgiler görünmüyor mesela. Ve trafik lambalarının da bir önemi yok, ya da sokak lambalarının. Ettrafta yüksek binalar mı var, harabeler mi anlaşılmıyor. Sokağın, caddenin adı bir şey ifade etmiyor. Hatta şehrin de... Sesler duydum bol bol. Taşlara bastım. Pürüzsüz yollar da vardı ama; yokuş, yol ne kadar pürüzsüz olsa da yokuştur. Nefesini keser insanın. Bir de gözüm kapalıyken; anlamsız bir umutsuzluk, manasız bir motivasyonum vardı. Yani yolun ne zaman biteceğini bilmiyorum. Her adımı hevesle attm, her nefesi tükenmişlikle verdim. Bu yazı nereye gider bilmiyorum. Yolun nereye gideceğini de bilmiyordum/um. Gözümü açmadım ama.  Bazen güvenmek karşındakiyle ilgili değil, etrafınla ilgili bir mesele oluyor.  Yani o ses beni gündü ve açık bir havada, işime koştururken yakalasaydı, hiç şansı yoktu. O ses aşk gibi bir şeydi, belki. Sesin sahibinin hiçbir önemi yoktu. HT... Devamı

15 10 2015

şimdinin hikayesi

Benim hep aşktan önce acılarım vardı, ve insanlar sevmiyordu aşksız yakarışları. Sustum. Ya acımın içine bir miktar aşk katmalıydım ya da bir aşk bulup içini acıyla doldurmalı... Görünür olmak için; aşkla acıyı yan yana yazmalıydım. Acıya bu kadar yakınken, aşka nasıl yabancı kaldım, ben de bilmiyorum. O, aşkın acısını duyabilenler, bir de aşkla ggelen acıyı doğal sayıyorlardı: ne kadar acıyorsa o kadar aşık, ne kadar aşıksan o kadar acıyansın. Ama; aşksız bir acın varsa ya anlamıyor ya da anormal buluyorlar. Benim sessiz acılarım, geri kalan insanları ''diğer'' yapıyordu. Benim sokağımdaki lamba mesela; gündüzleri yanıp geceleri yorgun düşüyordu. Komşu; kızını ''çanakkale içinde vurdular beni'' türküsüyle veriyordu sevmediği adama. Ya da benim kulanlarım akşamları daha karanlık duyuyor, gözlerim ''yüksek yüksek tepeler''i çanakkale diye görüyordu. Kim bilir? Tüm bunlar hikaye zaman kipinde yazılırken, tüm hikaye şuan yaşanıyordu.  İçinde bulunduğu anın dışına çıkınca; şimdi, insana hikaye gibi görünüyor. Aynı anda, iki farklı şimdi var. Biri diğerleriye paylaştığım, ki o şimdiyi hikaye gibi yaşamayı tercih ediyorum; diğeri yalnız başıma hikayeler okuduğum şimdi. Paylaştığım şimdide-hani şu hikaye olan-aşk, dışarıdan bir kişiye bağlı bir acıydı. Karşılıklı acımak ya da karşılıksız sevmenin acıtması. Aslında eylemin değil de, sevilen kişinin acıtması... Sevmekten kim, niye acısın ki hem? Benim acılarım, bir kişiye bağlı olmadı; ya da eylemlerime. Acırken eğlemeye çalışışım kendimi; sonuna -mek -mak getirilesi kelimeler yaşatır şimdinin hikayesinde. HT... Devamı

01 09 2015

öyle

Çizgili bir defter. Üzerinde kurşun kalemle yazılmış yazılar... Ama okunmuyor, sadece yazılmışlar. Bir aydınlık umuttur. Karanlık gerçek ve somut. Kelimesizlik yorucu. Yorgunluk yutar tüm kelimeleri.   Sonra bir ayran içersin kelimelerin üstüne, uyuyasın gelir...   Devamı

01 09 2015

3 tas has hoşaf

Yosunlar yoksunluk çektiklerinden suya... Suya yoksunluklarıyla hayatta kalırlar yosunlar. Daha önce bir suya değmiş de, sonradan terk etmişse; taşlar yosun besler. Yosun, suya yoksun demek. Su yoksa yosun. Yosun yoksa susun. Susunca, hiç suya bulaşmamışsın. Hiç su yoksa yosun da yoksunda yoksun. Yosun musun? Su musun? Yosunlanan taş mısın? Sudan yoksun musun? Devamı

01 09 2015

Van-2013

Her şeyi sor dediler: Hani, baban neden kendini asmış? Oğlun ipi boğazına nasıl geçirmiş? Ne olmuş da, annen sen 6 yaşındayken o çatıda asılı kalmış? Daha 12 yaşında, oğlun niye bıkmış bu dünyadan? Amcası onu nasıl sevmiş? Ne olsaydı o ip boğazına geçmezdi? Ne olsaydı yüzü böyle morarmazdı? Ne olsaydı hayat güzel olurdu? Her şeyi sor, dediler. Ben yapamadım. Bunları söyleyemedim. ''Bir kimliğin var, o kimliğe uygun davran. Psikologlar dokunmaz, ağlamaz ve de.'' Ben yapamadım. Cigerimmm, diyen kadının elini tuttum. O soruları soramadım. Gözyaşlarımı da sıkı sıkı tuttum. Keşke ağlasaymışım. Dünyanın yükü oradaydı, keşke onun da bir ucundan tutabilseydim. *Van-2013 Huriye Tak... Devamı

02 08 2015

leyla mecnun 5

Sonra yine güneş battı. Ay hep oradaydı, ama batan bir şey varsa insanlar onu daha çok ciddiye alırlar. Leyla Mecnun'un arasına bir "ve"  girdi. Bağlaçlar iki tane kopuk şeyi bağlarlar. Onlar artık aynı kategorideki farklı iki kelimeydi. Onlar artık, iki insan. Leyla ve Mecnun. Yolları başka, adımları başka, nefesleri başka... Leyla'nın içinde hep bir delilik; Mecnun'un içinde hep bir karanlık... Ne Mecnun'un gidişi Leyla'yı, ne Leyla'nın gidişi Mecnun'u eksiltmez. Dedim ya; Mecnun, Leyla olmakla ilgili bir mesele artık.   Ve bu hikaye ne Leyla'yla, ne Mecnun'la ne de Fuzûli ile ilgili. Biraz karanlık, biraz delilik, biraz fuzuli; ama tamamen benim ben olmamla ilgili bir mesele.   Yol karanlık Her yer çöl Bana kış Ruhum özgür...... Devamı

01 08 2015

su

Şimşekler değil yağmurun kaynağı. Bardağın kırgınlığı değil yani halıyı ıslatan, içindeki su. İçindeki suyu hissedeyim  diye bazen kırılıyor bardak. Şimşekler sadece yağmura işaret ediyor. Bak, diyor. Bardağın kırgınlığı da şimşek gibi, kulağımdan sızıyor gönlüme. Bak, diyor. Bazı bardaklar sessizce çatlıyor. Su usul usul ıslatıyor. Çünkü bazı kulaklar hazır değil o şıngırtıya. Bazen şimşekler çok uzaklardan sesleniyor, su, diye. Sonra yine Leyla çalıyor bir yerlerde. "Ela gözlı bir çöl ahusuuu..."diye. Çöl kuru. Çöle şimşek gürültüsü gelmiyor. Bardaklar kırılmıyor yumuşak kumların üstüne düşünce. Böyle olunca sanıyorum ki, insan orda suyun varlığını unutur. Suya işaret eden hiçbir şey yok çünkü. Ama hayır. Suyun varlığını kimse unutmuyor. Hatta en çok çölde su diyor insanlar. Su, insan olmakla ilgili bir mesele çünkü.   O sırada leyla yürüyordu. Bu yollar dedi leyla, çok başka. Aşk yolunda yürümek tüm ışıkları leyl yapmakta. Mecnun mu? O da, leyla olmakla ilgili bir mesele. Bu yazıda mecnun yok, adına hürmeten yokluğuyla anılmakta...   Kara kış soğuğu da çöldeki kuru bir yaz gibi yakar. Bana kış, ruhum özgür.  ... Devamı

01 08 2015

sosyalmedya

Yaşadıkları anlarla kendilerini tanımlamaya başladı insanlar.  Hepsi değil ama büyük bir "bazısı".   Ve kendini diğerine tanıtmak için yaşadığı anları anlatmaya başladı. Yine muhabbet yerine muhabirlik yani. Sonra nasıl anlatacağım düşüncesi ve duygusu o ana dair düşünce ve duygularının yerini aldı. An'dan kopmaya başladı. Daha sonra anlatırken daha iyi  bir his versin, yani ben öyle bir şey olayım diye anlar yaşamaya başladı. Ve evet "şey" oldu. Teknolojinin muhteşem ilerleyişi ve sanal alem kavramının yerini  sosyal medya söyleminin almasıyla hayatımızdaki yerini kimse yadırgamadı. Sosyal çünkü. Ve sosyal olmak iyidir. Hani insan biopsikososyal bir varlıktır da zaten.  Sosyal medya iyidir o zaman. Sosyalleşmeye başladık. O anları,o an anlatmanın en güzel yolu; sosyal medya. Yaşarken sonrasındaki anlatma anının özlemi,endişesi bitti. Bitmedi aslında, o arzu arttı, gerilim arttı,gerilimi gidermek için saldırdı insan sosyal medyaya. Anında anını, hatta görüntülü sesli anlatabilme imkanına sahip. Yani "kendini" çokk iyi ifade etmiş oldu(!)   İnsan anlardan ibaret olsaydı bile, yaşayamadığı anların haberini hatta reklamını yaparken kendi olmaktan yani anlardan kayıp vermeye başladı.    Aslında ben, eylemlerim değildim. Ben rollerim değildim. Ben reklamlarım hiç değildim ya da reklamı yapılabilecek bir "şey" değildim.             Sahi ya ben neydim?     Neydi bu ben denen şey?   Bana kış, ruhum özgür.... Devamı

04 07 2015

neden genelleriz

Bazı durumlarda insan yaşadığı duygunun yoğunluğu ile olayı ilişkilendirmek istemez. Beni böylesine neden öfkelendirsin acıtsın, fikriyle olaya ya da kişiye olan öfkesinden dolayı problemli olayı küçümsemeye çalışır ki duygunun şiddeti de azalsın. Zihinsel olarak bunu başarabilir ancak duygunun şiddeti değişmeyebilir, çünkü duyguyu kabullenmemek yani inkar ya da duyguyu bastırmaya çalışmak o duygunun verdiği rahatsızlığı arttırır. Bu kez kişi, bu yoğun duygunun bu küçücük olayla ilişkili olamayacağını düşünerek belirsizliği gidermek eğilimiyle o duyguyla alakalı verileri toplar. Ama bu veri toplama işleminde tamamen taraflı bir bilimadamı gibi davranır. Ve genelleme bilişsel hatası devrededir. -Bu yoğun öfkemin, üzüntümün sebebi benim güvenimi sarsan bu insan olamaz, beni üzen bu insan da kim oluyor. Onun icin üzülürsem ona daha çok değer vermiş olurum. Hayır onun için üzülmüyorum.  Peki bu acı ne?  -O acı var çünkü: zaten "hep" böyle oluyor. Dünya "her"zaman böyle. Zaten "bütün" insanlar böyle yapıyor. "Hiçbir zaman"düzelmeyecek. Bir daha "asla" ve "hiçkimseye" güvenmeyeceğim. E durum böyleyken bu acıyı bu öfkeyi yaşamam çok anlamlı. Oh! Sonuç: öfkeli bir melankoliklik. Bu bir anlam arayışı değil, anlamsızlığı kanıtlama çabası. Hâlbuki, bazı şeyler olur ve üzülürüm, çok öfkelenirim, hayal kırıklığına uğrarım. Evet böyle şeyler olur. Evet bazı olaylar beni bu kadar çok etkileyebilir. Bu duygunun bu olayla ilgili olduğunu kabullenirsem bu olay dışındaki hayatım, bu olay sonrasındaki süreçte de alt üst olmaz.   ... Devamı

21 06 2015

baba rolü ve baba günü

Bugün babalar günü; ve ben bu yazıyı annelere yazıyorum.   Rollerle ilgili günlerde, o rolün önemine, güzelliğine, iyi oynanışına dair değişik kamu spotları ve sosyal medya paylaşımları yapılıyor. Anneler gününde mesela yoğun olan tema; emek ve annesini üzen çocuklar oluyor genelde. Yani anneye karşı suçluluk ve minnet duyguları ağır basıyor bu ülkede.  Bu da ayrı bir konu ama bugün babalar günü. Bugün yapılan paylaşımlardaysa sıkça karşılaştığım tema ölüm. Özellikle bir giysi firması, çektiği reklam filminde babasını kaybetmiş insanlara yer vermiş. Mesaj: ''Bak onların babası yok, elindekinin kıymetini bil!'' Bu zaten yıllarca annelerin çocuklarına, babaların da aileye dahil olduğunu ispatlama çabasıydı. ''Olsun bak yine başımızda, ya olmasaydı!'' Belki anneler ispat konusunda pek yetenekli değillerdi. Belki beraber hissetmiyorlardı ailede; anne, çocuklar beraber ve başlarında ''duran'' bir baba. Belki de anneler kendilerini bu telkinlerle ilişkide tuttular... Söylediklerim: bireysel değerlendirmelerde, kanıtı olan çıkarımlar; ancak çoğunluğa dair hipotez. Öte yandan insan sevdiği şeylerle ilgili kaybetme korkusu yaşar, bu doğal. Ama kaybedersem motivasyonuyla sevmek, rahatsız edici.  Peki neden böyle? Babalar; yok ya da başımızda ''duran'' kişiler. Aile içindeki ilişkilere, duygusal bağa dair aldıkları sorumluluklar pek az. Sebebi ne? ·         Aileye ait hissetmiyorlar mı? ·         Annelerine mi ait hissediyorlar? ·         Yoksa yıllarca hep; tek başına ve güçlü olması gereken, duygusal ... Devamı

13 05 2015

unnatural selection

1968'de Amerika'da bir kadın, sokakta bıçaklanarak öldürüldü. Kadının çığlıklarını 37 kişi duydu. Ancak hiçkimse polise haber vermedi. Olayın ardından kadının ölümüyle olay yerine gelen polis, civardaki evlerde yaşayanlarla görüşüp olayı duyup duymadıklarını ve polise haber vermeyişlerinin sebebini sordu. Herkes, olayı duyduklarını,pencereden baktıklarını ama mutlaka birilerinin polisi aramış olacağını düşünerek polisi aramaya gerek duymadığını söyledi. 2014 yılında İstanbul'da, gülhane parkı yakınlarında, turistik dükkanların birinin önünde 3-3,5 yaşlarında bir bebek tek başına yerde yatıyor. Gözleri kapalı ve kıpırdamıyor. 4 dakika boyunca; bebeğe uzun uzun bakarak geçip yürüyen kişi sayısı(sayabildiğim) 27. Birkaçının "ölmüş mü ya!" dediğini işittim. Ancak, hiçkimse ne çocuğa eğildi, ne yanında durakladı ne de polis/ambulans gibi bir acil numarayı aradı.  İşte bunun adı social loafing yani "SOSYAL KAYTARMA". Bazıları paylaşılmış sorumluluk olarak da açıklıyorlar bu kavramı. Fakat ben paylaşma kelimesinden çok kaytarma kelimesini daha çok yakıştırıyorum bu ayıbımıza. Sosyal psikoloji alanında yapılan araştırmalara göre; insan yalnızken bir gruba ait olduğundan daha fazla yardım davranışında bulunuyor. Yalnızken karşılaştığı yardım gereken durumun bütün sorumluluğunu üzerine alıp, sorumluluğunu yerine getirmediğinde yoğun bir suçluluk hissediyor. Ama o ortamda başkaları da varsa, sorumluluk kişi sayısına bölünüyor. Mesela; sorumluluğun %4'ünü üzerine alan birini, herhangi bir işin %4'ündeki sorumluluğunu yerine getirmediğinde hissettiği suçluluk duygusu uykuya yattığında sivrisinek vızıltısı kadar rahatsız etmiyor.  Bu bilimsel çalışmalar neden var? ... Devamı

09 05 2015

iki kelime

o diğer adamlardan farklıydı. tanır tanımaz bir kahraman adı vermiştim zaten ben ona. dede korkut masallarındakinden bir yiğitlik yapmıştı, ve hak ediyordu kahraman olmayı. farklıydı... bana hiç çiçek cesetleri getirmedi mesela.  lokum göndermişti bir kutu. kızmıştım; ''insan bir not yazar'' diye. ''ne gibi bir not yazabilirdim''diye sordu. ''iki kelimelik bir şey yazabilirdin'' dedim. hııı doğru, dedi.''afiyet olsun'' yazmalıydım. güldük. pek sık gülerdik. o genelde gülerdi. onunla gülmek güzeldi. aslında çok üzerdi onu insanlar; neden derdi sık sık, neden böyleler... ama sonra yine biz gülerdik beraber. benim sevdiğim şeyleri severdi. beraber sevdik bir çok şeyi: fotoğrafları, karavanları, motorları, kitapları, masalları, plakları... bana, gazete kağıdına sarılı 45lik bir plak hediye etmişti: Handan Kara- Gözüm Sende bu kez  üstünde iki kelimelik bir not da vardı: ''afiyet olsun'' dakikalarca güldüm. şuan kızmak hakkım, diyordum içimden. kızamadım. mizahına, zekasına tekrar tekrar hayran kaldım. ve o iki kelimenin anlamı başkaydı; bunu sadece ikimiz anladık. plakın o yüzünü defalarca dinledim. hiç üzmek istemedim. hep sevdim. ama başka yollar vardı önümüzde; üzüldük. ... o gün telefonu açtığımda, asla inanmak istemediğim iki kelime duydum: ''tolga ölmüş'' biri ciğerime biri kalbime saplanan iki kelime... sonra hiç duymak istemediğim kelimeler: ''erkişi niyetine'' ''nasıl bilirdiniz'' ''helal olsun...'' uzaklara gitti sonra. belki... Devamı

04 04 2015

olmadı

  Çok akıllı bir adamdı, akıllıca sevdim, beni aptal etti. Aptal adam beni sevebilirdi. O da sevmedi. Ben bir adamı aptalca bir kere sevdim. Çok aptalcaydı, olmadı. Bir adam beni severken aptallaştı. Aptal diye onu sevemedim. Aklım başımdayken, çok akıllı bir adamla karşılaştım. O akıllılıkla bir aptallık yapamadık. Çok aptaldım, çok akıllı bir adamdı, sevdim. Aptalca bir yerdeydik, olmadı. Aptaldım, aptal bir adam buldum. Sevemedik. Aptalca bir yerde, sıradan aptallıkta bir adam vardı. Aptallığım da üstümdeydi-hem yer de müsaitti-adamın aptallığı çok sıradandı. Olmadı. Ne zaman sevmek olsa, mutlaka bir aptallık vardı işin içinde. Ve o aptallıkta birinin aptallığı diğerine yetmedi ya da yersiz geldi. Sevilirken aptallaşmayı bilemedim. Aynı usla akıllı uslu bir mekânda,  pat diye sevebilseydik eminim bir aptallık peydah olacaktı.  Korktum. Ya önce aptal olan ben olursam, ve defolup aptalca giderse adam, severken aptallaşmak yerine; ağlarım çok. Ve ağlarken çok aptal görünürüm diğer kızların aksine.     Ben aptalım diye, beni bulmaz akıllı bir adam. Akıllı bir adamı akıllı uslu sevemedim.    ... Devamı

19 02 2015

taşlar acır mı?

Bana o kadar yakın duruyorsun ki, sana sen diyemiyorum. Biriyle muhatap olman icin bi mesafe lazım çünkü. Gözlerini göremiyorum, o kadar yakın ki, başım dönüyor. Ben normalde rahatsız olurum bu kadar yakın mesafeden. Ama sınırlarıma girdiler diye değil, sınır ihlali yaptıysam diye... ama hiç rahatsız değilsin sen. Senin yanında değilim çünkü ben. Sen neredeyse benim icimde duracak kadar yakınken bana, ben senin rahatsız olmayacağın bir mesafedeyim. Gözlerin kapanıyor yine. Sen yorgunsun. Sen dertlisin daima. Sen hem kendinlesin, hem bana dokunabiliyorsun. Ben dokunmaya çalışıyorum sana,dokunmam için yaklaştın sanarak... Sen izin vermiyorsun, sen beni bana dokundurmak için yakınımdasın. Ya da bilmiyorum ben mi yaklaştırdım sen algımı ruhuma... Sen nesin ki acaba ? Ya da ne kadarsın ? Ya da ne kadarın bana ? Ve yine bir telefonla gerçek bir beden Ama ruhun yok yine, Tekniklerin var . Onlar canımı acıtıyor; Onları görüşüm, Seni göremeyişim . Ben bunu istememiştim. Ben sen ol istemiştim. Sende bir tane ben olsun... Sen bana öğret istemiştim. Sen ben... istemiştim. Şehir kalabalık Taşlara basıyorlar. Taşlar tedirgin ayakları incitirse diye. Taşlar taşların canı yok sanıyor. O çektikleri acı değil sanıyor. Şeffaf adam yorgun. O kadar şeffaf ki derinliği içine girmeden anlaşılmıyor.   Prag mı? Orda şimdi sonbahar. ... Devamı

14 01 2015

şeffaf

Ekim 2014 Bir sürü çözülecek problemimin arasında, şimdi ne gerek vardı ki ışıltılı bakışlara. Gözlerinin ışığını yakmasaydın da dinlerdim ben o yorgun, uykulu sesini. Bedenini, kokunu bu kadar şeffaflaştırıp, ne gerek vardı benliğimle senliğini birbirine karıştırmaya. Çizgilerini silmeseydin de öğrenebilirdim ben kalın duvarlarımı yıkmayı. Ama sen şimdi bu kadar şeffafken; ben nasıl derim,  tuğlalar örmek iyi gelir diye! Sana ne gelmişse bana da ondan gelsin hadi. Sana ne gelmiş de sen böyle olmussan beni de öyle yapsın hadi. Sen kendine hangi acıdan söylediysen, söyle bir tane bana da. Hangi kitaplara gömdüysen acılarını, o kitaplarını ver bana. Okurum ben, hiç acımadan. Hangi çizgilere basmaya kıyamadıysan, gidip bir de o çizgileri ben göreyim. Hangi çocuğun başını okşadıysan, o çocuğa gidip başımı okşatayım. Nerede yüzdüysen bir söylesen, bütün denizi bir dikişte içeyim. Hangi manzaraya değdiyse gözlerin, o manzaraya doğru ... Kafiyeye uymasın bu cümle. Asi bir hikaye benimki, bütün kurallarıma başkaldırış. İnsan kendi hükümdarlığını devirir mi? İnsan kendine bu kadar yabancı birini kendi zannedebilir mi? Hiç bilmediği bir çocukluğun anılarını böyle sahiplenebilir mi? Sana soracağım sorular hiç bitmeyecek. Sorularım biterse, o zaman her şey yolundan dönecek. Ocak 2015 Bütün şeffaflığın en acıtıcı yeri, minik gözyaşı damlası. Öylesine küçük... Öpeyim derken, boğuluyorum sanıyorum; Öylesine büyük. Gözyaşın çok derin. Gözyaşının içinde aradığım oksijeni nefes diye çekiyorum içime, Boğuluyorum sanıyorum. Oksijenin, ayrılmayışı hidrojenden, Beni bo... Devamı

01 01 2015

süreklilik

Hani o diziler var ya ölümüne bağlanılan; onlar hep süreklilik hissini beslediği, o sürekliliğe ihtiyacımız olduğu için. Süreklilik oradan mı tatmin edilir, o ayrı bir konu. Bir kenarda dursun.... Bugün kardeşim vezneciler metrosunun duvar deliklerinin süreklilik için açıldığından bahsetti. Sonra aklıma hayatımızdaki o delikler geldi. Sevgiyi hissettirmek için, o kişiyi sevmek yerine seni seviyorum demek mesela. Şükran duymak yerine teşekkür ederim demek, ama edememek.  Pişman olmak yerine, özür dilerim deyip, dileyememek. Ayrılmadan hasret giderememek.  Hata yapmadan affedilememek. Ya da daha somut; çılgınlar gibi çalışıp enerji kaybetmek, sonra o enerjiyi temin etmek için daha çok çalışmak. Yani hep duvarlar koymak önce, sonra delikler açmak o duvarlara... 'Süreklilik hissi duvarlara delik açarak olmaz' dedim çocuğa, 'o duvarı ordan kaldırsalar süreklilik gerçeği bölünmemiş olur'. Dedi ki; onlar kiriş. Haklıydı. Duvarsızlık da mümkün değil. Sonucu düşününce; farkındalık hiçbir zaman sonunda insana keyif vermiyor. Ama o süreç dehşet bir haz. Süreçteki haz, sonrasında hep acı olarak devam ediyor.   etsin. kabul. ... Devamı

22 12 2014

Küfür

Nefret söylemlerinden biri: sana karşı nötürüm. Kastedilen, sana karşı artı, eksi hiçbir yüküm yok. Yüksüzlük aslında eksi ve artıların birbirine eşit olması. Ama burda söylenmek istenen yokluk.  Yani, bende senden (iyi ya da kötü) hiç kalmadı. Şimdiye dek, kim bu nötrlükten bahsetse, altından kocaman bir öfke çıktığını gördüm. Psikoloji için fizik kavramları fazla katı ve keskin kalıyor bazen. Esasında; eksilerin aşırı varlığıyla duyarsızlaşma yaşıyor insan. Mesela; sürekli aşağılayan bir ebeveyne karşı beslenen olumsuz duygular bir canlıyı öldürmeye yetebilir. Canını yakan ebeveynlerinden biriyse, ona karşıduyduğun öfke zamanla suçlu da hissettirir. Aile, başka ailelere kıyaslandığı gibi, aileden birine karşı beslenen hisler de diğerlerinin ailelerine karşı besledikleri hislerle kıyaslanır. Ve insanı en çok acıtan; kendi kendisini suçlaması... Gerçek, benim inandıklarımdan ibarettir her zaman. Ve ben suçlu olduğuma inanıyorsam, beni bütün dünya affetse de, haklı bulsa da , benim gerçeğim değişmez; Ben kendimi affedene kadar. Sadece o acıyla hayatta kalabilmek için duymamaya başlar insan. Sonra o duyamayışını nötürlük, o kişiye karşı hissizlik diye anlatır. Ve bunu anlatır. Anlatmasına, bunu nötürlük, hissizlik olarak adlandırmasına sebep olansa, kocaman bir öfke dinamiği. Öfke dinamik; çünkü öfke, en çok dönüşen duygulardan biri. Öfkenin kabul edilmediği yerlerde; öfke içeride artıp, yüzeyde dönüşerek varlığını devam ettirir. Bir kere görüldükten sonra o zaman öfkenin gerçek metamorfozu başlar. Öfke kırgınlığa döndüğünde artık müdahale edilebilir hale gelir... Devamı